PLATON // THALES //
HEGEL// FARABİ// HERAKLEİTOS // KANT //
LOCKE SOKRATES // PARMANİDES
// PLOTİNOS // SARTRE // SCHİLLER //
SENECA KIBRISLI ZENON
FARABİ: 870-950 yılları arasında yaşamış
olan İslam düşünürü.
Sistemi Aristoteles mantığına dayanan akılcı bir metafizikten oluşan,
Aristoteles'in sistemini Plotinos'un görüşleri yardımıyla, İslam inancı ile
uzlaştırmaya çalisan Farabi, Tanrı'nın varoluşunu kanıtlarken, Aristoteles'in
akılyürütme çizgisini takip etmiştir. Ona göre, bu dünyadaki nesneler hareket
etmekte, değişmektedirler. Dünyadaki nesneler hareketlerini bir ilk Hareket
Ettiriciden almak durumundadırlar. Bu ilk Hareket Ettirici ise, Tanrı'dır.
Farabi, varlık anlayışında, mümkün ya da olumsal varlıklar adını verdiği
nesneler ile Tanrı arasındaki farklılık ve ayrılığı, mümkün varlıkların
Tanrı'dan, ilk varlıktan sudur ettiklerini söyleyerek açıklamaya ve
temellendirmeye çalisir. Farabi'ye göre, ilk varlık, Tanrı, varlık taşkını
yoluyla evrendeki bütün varlık düzenini 'doğal bir zorunlulukla' meydana
getirir. Evren Tanrı'nın değerine hiçbir şey katmaz. Yetkin bir varlık olan
Tanrı'nın hiçbir şeye ihtiyacı yoktur. Tanrı'yla evren arasındaki ilişkiyi,
evrenin Tanrı'dan sudur, türüm yoluyla ve zorunlulukla çiktigini söyleyerek
açıklayan Farabi'ye göre, evren aynı zamanda Tanrı'nın sonsuz cömertliğinin bir
sonucudur. Tanrı, Farabi'nin sisteminde herşeydir. Tanrı seven, sevilen ve
sevgidir. O bilen, bilinen ve bilgidir.
Tanrı herşey olduğuna ve hiçbir şeye ihtiyaç duymadığına göre, Farabi bu
noktada, mümkün varlıkların varoluşları için, Tanrı'nın yalnızca kendisini konu
alan bilme faaliyetine başvurur. Buna göre, yaratıklar, Tanrı'ya en yakın
'akıllar' halinde Tanrı'dan çikip varlığa gelirler. Onun sudur, türüm
anlayışına göre, Tanrı'nın kendi tözünü bilmesinden birinci akıl doğar; bu
aklın Tanrı'yı bilmesinden ise, ikinci akıl türer. Böylelikle, ortaya sırasıyla
10 akıl çikar; onuncu akıl, etkin akıldır (aklı faal). Birinci aklın varlığı,
Tanrı dolayısıyla zorunlu, ama kendi özünde mümkündür; ilk akıl, kendini bu
niteliğiyle bildiği için, onun maddesinden birinci gök katı, formundan da
(suretinden de) o gök katının ruhu sudur eder. Böylelikle on akıldan her
birinin karşilığı olarak bir gök katı türer. Madde de Tanrı'dan sudur etmiştir.
Belirsizlik demek olan madde, Tanrı'ya en uzak olan varlıktır.
Etkin Akıl insan ruhunun da nedenidir. İnsan anlayışında, Farabi insanın ruh ve
bedenden meydana geldiğini söyler. Bedenin yetkinliği ruhtan, ruhun yetkinliği
ise akıldan kaynaklanmaktadır. Ruhun başlıca görevleri eylem, anlama ve
algılamadır. Ona göre, bitkisel, hayvani ve insani olmak üzere, üç tür ruh
vardır. Bitkisel ruhun görevi, bireyin yetişme ve gelişmesi ile soyun
sürdürülmesi, hayvansal ruhu görevi iyinin alınıp kötüden uzak durulması,
insani ruhun görevi ise güzelin ve yararlının seçilmesidir.
Farabi ahlak anlayışında, insanın akıl yoluyla iyi ve kötüyü ayırt
edebileceğini savunur. İnsan için amaç mutluluk, en büyük erdem de bilgeliktir.
Farabi'ye göre, en yüksek iyi olan mutluluk, etkin akıl ile birleşmek yoluyla
gerçekleşir. Zira, insan kendisini anlamak için evreni anlamak, evreni anlamak
için de evrenin amacını kavramak durumundadır. Evrenin esas ve en yüksek
amacını anlamak, insan için gerçek mutluluktur. İnsanın kendisini ve evrenin
amacını anlamaya kalkışması ise, bilim ve felsefe yapmakla ilgili bir şeydir.
İnsan aklının en yüksek düzeyde yetkinleşmesi, insan aklını Etkin Akıl'a
yaklaştırır.
Etkin akıl insan aklının yönelebileceği en yüksek hedeftir. Etkin akıl'a
ulaşmak, bu dünyada Gerçek, Doğru, İyi ve Güzeli ortaya çikaran felsefe, bilim
ve sanatla uğraşmak yoluyla olur. Böylelikle, insan ruhunu temizler,
saflaştırır. İşte, bu, insan için ölümsüzlükle eşanlamlıdır. Bu yol Tanrı'ya
yöneliş, Tanrı'ya varış yoludur. Bu ise, insan tadabileceği en yüksek
mutluluktur.
Farabi'ye göre, etkin akıl'a yönelmek durumunda olan şanslı insanlar
filozoflar, bilim adamları, peygamber ya da gerçek yönetici ve sanatçılardır.
Demek ki, doğrulara ulaşan filozof ve bilim adamı, iyilikler meydana getiren
gerçek yönetici, güzellikler yaratan sanatçı, ona göre, birbirlerinden çok
farklı olmayan insanlardır. Filozof ve bilim adamı gerçeği ve doğruyu, bilimsel
yöntemle tanır. Yani, o etkin akıl'a kendi yolundan giderek varır. Peygamber ve
gerçek yönetici gerçeği ve doğruyu, vahiy yoluyla bilir. Yani, o da etkin
akıl'a kendi yolundan giderek ulaşir.
Farabi'nin bu düşüncesine göre, bilim, din ve felsefe, birbirlerini ortadan kaldırmak
yerine, birbirlerini tamamlayan disiplinlerdir. Onlar yalnızca aynı gerçeğe ve
doğruya, etkin akıl'a ulaşmanın farklı yollarıdırlar.
HEGEL, Georg Wilhelm Friedrich: Büyük bir sistem kurarak, Kant'ın imkansız olduğunu söylediği
şeyi gerçekleştirmiş, yani rasyonel bir metafizik kurmuş olan ünlü Alman
filozofu. 1770-1831 yılları arasında yaşamış olan Hegel'in temel eserleri:
Phanomenologie des Geistes (Tinin Fenomenolojisi), Wissenschaft der Logik
(Mantık Bilimi), Enzyklopadie der Philosophischen Wissenschaften im Grundrisse
(Felsefi Bilimler Ansiklopedisi), Grundlinien der Philosophie des Rechts (Hukuk
Felsefesinin İlkeleri).
Metafiziği: Alman idealizminin kurucusu olan Kant, aklın kendisinin a priori
kategorileri ve bilginin formlarını, kalıplarını sağladığı için, bilginin
mümkün olduğunu söylemişti. O bilginin, bu a priori kalıplarının insandan,
içeriğinin ise dış dünyadan, insanın dışındaki gerçeklikten geldiğini
savunmuştu. Buna göre, insan zihni, bilgiye a priori, deneyden bağımsız olan
formları, kategorileri sağlar, bu formların malzemesi, içeriği ise insandan
bağımsızdır, dışarıdan gelir. Hegel, işte bu noktada bilginin formları kadar
içeriğinin de zihnin eseri, ürünü olması gerektiğini savunur. Demek ki,
bilginin tüm ögeleri zihnin eseridir.
Hegel'e göre, insan, bilgide kendisinin dışında olan, kendisinin yaratmadığı ve
insandan bağımsız olan bir dünyayı tecrübe etmektedir. Bu doğal dünya bütünüyle
zihnin eseridir, fakat biz insanların zihinlerinin eseri değildir; bilgimizin
nesneleri bizim zihinlerimiz tarafından yaratılmamıştır. Bundan Hegel'e göre,
şu sonuç çikar: Bu dünya, bu dünyayı meydana getiren ve bilgimizin konusu olan
nesneler, sonlu bireyin, insanın zihninden başka bir zihnin eseri olmalıdır. Bilginin
nesneleri ve dolayısıyla bütün bir evren mutlak bir öznenin, mutlak bir Zihin,
Akıl ya da Tinin ürünüdür. Hegel'in Tin, Geist, İde, Mutlak, Mutlak Zihin adını
verdiği bu tinsel varlık, tüm bireysel, sonlu insan ruhlarının dışındaki nesnel
bir varlık olup, Tanrı'dan başka bir şey değildir. Hegel, Mutlak Zihnin,
Geist'in özüne, insan aklı tarafından nüfuz edildiğine inanır, çünkü Mutlak
Zihin, insan aklının işleyişinde olduğu kadar, doğada da açığa çikar.
Yani, Geist kendisini Hegel'e göre, doğada ve insan aklında ifade eder. Ona
göre, gerçekliğin tümü yalnızca bir İde, Mutlak ya da Nesnel Akıl, bir Mutlak
Tin aracılığıyla anlaşilabilir. Bu Mutlak Akıl, dünya tarihi boyunca bir evrim
süreci içinde olmuştur. Mutlak Akıl aşkın, kendi kendisine yeten, kendi
kendisinin mutlak olarak bilincinde olan, tam olarak bağımsız bir varlık olmaya
çalismaktadir. Söz konusu evrim süreci, mutlak Aklın tam olarak rasyonel ve
anlaşilır bir varlık haline gelme çabasidir.
Düşünce ile varlığın, mantık ile metafiziğin bir ve aynı gerçekliğin iki farklı
yüzü olduğunu söyleyen Hegel'de Mutlak Zihin statik bir varlık değil, fakat
dinamik bir süreçtir. Bu Mutlak Zihin, dünyadan ayrı bir varlık değil, fakat
özel bir bakış açısından görüldüğünde, dünyadır. Hegel'in dinamik bir süreç
olarak betimlediği bu mutlak varlık, onun diyalektik adını verdiği üçlü
adımlardan oluşan hareketlerle değişir ve gelişir. İşte dünya, varlık, kültür
ve uygarlık dediğimiz herşey, Mutlak Zihnin üçlü adımlarından oluşan diyalektik
hareketlerinden meydana gelir. Evren, kendisinde mutlak Aklın amaçları ya da
hedeflerinin gerçekleştiği bir evrim sürecidir.
Hegel'in bu anlayışı, teleolojik ya da organik bir anlayıştır. Evrimde en
önemli şey, başlangıçta varolandan ziyade, sonuçta ortaya çikandir. Hakikat bütündedir,
ama bütün yalnızca evrim süreci tamamlandığında gerçekleşir. Mutlak olan özü
itibariyle bir sonuç, bir tamamlanmadır. Felsefe, buna göre, sonuçlarla
ilgilenir; o, bir evrenin başka bir evreden nasıl zorunlu olarak çiktigini
göstermek durumundadır. Bu hareket doğada ve hatta tarihte bilinçsiz olarak
gerçekleşir. Hegel'e göre, düşünür bu sürecin bilincinde olabilir; o bu süreci
betimleyebilir. Düşünür evrenin anlamını bildiği, evrensel dinamik aklın
kategorilerini, işlemlerini yakaladığı zaman, en yüksek bilgi düzeyine
yükselir. Filozofun zihnindeki kavramların diyalektik evrimi, dünyanın nesnel
evrimiyle çakisi; öznel düşüncenin evrimi ve kategorileri, evrenin
kategorileriyle bir ve aynıdır. Düşünce ve varlık özdestir.
Yöntem: Mutlak varlığın bilgi ya da düşünce süreciyle doğal süreci kapsayan
gelişme süreci, Hegel'e göre, diyalektik yoluyla gerçekleşir. Diyalektik, hem
düşünmenin hem de bütün varlığın gelişme biçimidir. Düşünme de varlık da hep
karşitların içinden geçerek, karşitları uzlaştırarak gelişir. Felsefenin görevi
şeylerin doğasını anlamak, şeylerin doğasının, varoluşunun, özünün ve amacının
ne olduğunu bildirmek ise eğer, felsefenin yöntemi bu amaca uygun bir yöntem
olmak durumundadır. Yöntem, evrendeki rasyonel süreci yeniden yaratıp ifade
etmelidir. Bu amaca ise, Hegel'e göre, gizemli bir biçimde, dahinin
sezgileriyle veya daha özel bir yolla ulaşilamaz.
Hegel felsefenin, Kant'ın da belirtmiş olduğu gibi, kavramsal bilgi olduğunu
öne sürer. Fakat biz gerçekliği soyut kavramlarla tüketemeyiz; zira gerçeklik,
soyut kavramların gereği gibi yansıtamayacağı, hareket halindeki dinamik bir
süreçtir. Çünkü gerçeklik olumsuzlamalarla, çeliskilerle ve karşitlıklarla
doludur. Bir şeyi gerçekte olduğu şekliyle anlatabilmek için, Hegel'e göre,
onun hakkındaki tüm doğruları ifade etmemiz, onun tüm çeliskilerini belirtmemiz
ve bu çeliskilerin nasıl uzlaştırıldığını göstermemiz gerekir. Bu ise,
diyalektik yöntemle olur.
Buna göre, düşünce diyalektik olarak ilerlediğinde, en basit, en soyut ve
içerik bakımından en boş olan kavramlardan daha kompleks, daha somut ve daha
zengin kavramlara doğru ilerler. Hegel'in diyalektik yöntem adını verdiği bu
yönteme göre, biz işe soyut ve tümel bir kavramla başlarız (tez); bu kavram bir
çeliskiye yol açar (antitez); birbirlerine çelisik olan bu iki fikir, ilk iki
kavramın bir birliğini ifade eden üçüncü bir kavramda uzlaştırılır (sentez).
Yeni kavram da yeni birtakım problem ve çeliskilere yol açar, öyle ki bunların
da başka kavramlarda çözümlenmesi gerekir. Diyalektik süreç, bundan dolayı
kendisinde tüm karşitlıkların hem barındığı ve hem de çözüldügü, nihai ve en
yüksek kavrama ulaşilıncaya kadar sürer.
Bununla birlikte, tek bir kavram, en yüksek kavram bile olsa, bütün bir
gerçekliği göstermez. Tüm kavramlar yalnızca kısmi doğrulardır. Bilgi bütün bir
kavramlar sisteminden meydana gelir. Doğruluk ve bilgi, tıpkı rasyonel
gerçekliğin kendisi gibi, canlı bir mantıksal süreçtir. Buna göre, bir düşünce
zorunlu olarak başka bir düşünceden çikar; bir düşünce, başka bir düşünce
meydana getirmek üzere kendisiyle birleşeceği düşüncede, bir çeliskiye yol
açar. Diyalektik hareket düşüncenin mantıksal olarak kendi kendisini açmasıdır.
Hegel'e göre, filozofun yapması gereken şey, düşüncenin tanımlanan şekilde
kendi mantıksal akışını izlemesine izin vermektir. Bu süreç tam olarak ve
gereği gibi gerçekleştirildiğinde, dünyadaki süreçle bir ve aynı olan bir
süreçtir. Hegel'e göre, Mutlak'ın, Geist'in diyalektik hareketinin birinci
adımında O, kendisindedir. Burada Geist, henüz bir imkanlar ülkesidir. O, kuvve
halinde olan gücünün henüz gerçekleştirmemiştir (Tez). Bununla birlikte, onun
kendisini bilmesi, tanıması için, Geist'in kendisine bir gerçeklik kazandırması
gerekir.
Geist, Mutlak Zihin bu amaçla kendisini ilk olarak doğada gerçekleştirir
(Antitez). Doğa, dünya dediğimiz şey, Hegel'e göre, karşitlaşmış, farklılaşmış
hale gelen mutlak varlıktır. Soyut ve farklılaşmamış halde bulunan İde'nin tek
tek varlıklar haline gelerek kendi dışında bir varlık haline dönüşmesidir. O,
şimdi kendisinden başka bir şey olmuş, özüne aykırı düşmüştür. Geist, Mutlak
Zihin doğada kendisine yabancılaşmış, kendi özü ile çelisik bir duruma
düşmüştür. Bu çeliski, diyalektik sürecin üçüncü basamağında, kültür dünyasında
ortadan kalkar (Sentez). Bununla da, Geist yeniden kendini bulur, kendine
döner, ancak o, bu kez bilincine tam olarak varmış, özgürlüge kavuşmuş
durumdadır. Çünkü, Geist'in yasası, doğal dünyada zorunluluk, buna karşin
kültür dünyasında özgürlüktür.
Kültür felsefesi: Geist, kendisini kültür dünyasında diyalektiğin üçlü hareketi
gereğince, Sübjektif Geist (Öznel Ruh), Objektif Geist (Nesnel Ruh) ve Mutlak
Geist (Mutlak Ruh) olarak açar. Buna göre, subjektif Geist en alt düzeyinden en
üst düzeyine kadar insan ruhunu meydana getirir. Geist, kendisine yönelmiş
özgür bir varlık, kendisini bilip tanıyan bağımsız bir gerçeklik haline gelmek
için, doğadan yavaş yavaş sıyrılır. O, henüz gelişmemiş bir ruh halindedir ve
bu haliyle antropoloji biliminin araştırma ve inceleme konusu olur. Ruhun henüz
doğadan tümüyle sıyrılamadığı bu aşamada, ona karşilık gelen kavrayış biçimi
duyumdur. Ruh, daha sonraki aşamada 'duygu' ya da hissetmeye geçer. Hissetmenin
en gelişmiş ve tamamlanmış şekli 'kendini hissetme'dir ve bu bilince giden bir
ara basamaktır. Bilinç, böylelikle duyum, algı ve anlayış aşamalarından geçerek
kendini özgür bir Ben (Ruh, Zihin) olarak tanır.
O, bundan sonra başka benleri de tanır ve kabul eder. Böylelikle, Geist
kendisini Nesnel Ruh olarak gerçekleştirir ve ortaya ahlaklılık ve Devlet çikar.
Bu durum benin kendi içinde kalmaktan kurtularak genel kurallara ve öznellikten
nesnelliğe yükselmesi demektir. Böylece, herkes için geçerli olan, herkesi
kavrayan nesnel Ruh ortaya çikmis olur. Tarih dediğimiz şey, Hegel'e göre,
halklarda beliren Ruhun gelişmesinden başka bir şey değildir. Tarihin belli bir
anında, belli bir halk, Ruhun gelişmesini üzerine alır. Ruhun hukuk, devlet,
ahlak ve tarih alanındaki bu nesnelleşmesi boyunca kendine dönmesi, kendini
tanıması, mutlak Ruhun bilincine varması söz konusudur. Özel isteklerin,
tutkuların ve eğilimlerin alanında, herkes işçin geçerli nesnel ilkeleri ortaya
koyarak, onları hukuk, ahlak, devlet şeklinde kabul eden Ruh, bütün koşullardan
sıyrılarak kendini tanımaya, kendi özünü farketmeye başlar. Böylelikle, Mutlak
Ruh haline gelir.
Mutlak Ruh da üç adımlı bir hareketle gerçekleşir. Onun birinci aşaması sanat
(tez), ikinci aşaması ise dindir (antitez). Buna karşın, onun üçüncü aşaması
felsefedir (sentez). Felsefe, Hegel'e göre, hem sanatın hem de dinin aşılması
ve onların içlerinde taşıdıkları hakikatin daha üst bir düzeyde kavranmasıdır.
Felsefe, Geist'ı, mutlak varlık olarak kavrar ve onu hem maddi olmayan bir
düşünce, hem de elle tutulup gözle görülebilen bütün varlıkların birliği olarak
kavrar.
HERAKLEİTOS:
Parmenides'in durağan ve değişmez varlığına karşi, niteliksel değişme olarak
oluşun gerçekliğini öne süren Yunan filozofu.
Bilgi
bakımından, empirik ya da duyusal bilgiye hiç değer vermeyen Herakleitos,
gözlerin ve kulakların kötü tanıklar olduğunu öne sürerek, rasyonalizmin
savunuculuğunu yapmıştır. Çok şey bilmeye, ansiklopedik bir bilgiye
karşı çıkan filozof, çok şey bilmenin akıllı olmayı öğretmediğini söylemiştir.
Siyasi alanda, demokrasi karşıtı eğilimlerini, çoğunluk geniş halk yığınlarına
karşı duyduğu nefretle birleştiren ve 'bir kişinin, yetkin biriyse eğer,
kendisi için, on bin kişiden daha değerli olduğunu' söyleyen Herakleitos'un
metafiziğinin en önemli tezi, hiç kuşku yok ki, çatışma ve savaşın her şeyin
babası olduğu düşüncesidir. Ona göre, karşıtların savaşı, varlık ya da oluşun
tek ve en önemli koşuludur. Zira bu savaş olmasaydı, hiçbir şey varolmayacaktı.
Bundan dolayı, varlıkların doğuş ya da varlığa gelişi, birbirlerine karşıt olan
ve dolayısıyla birbirlerini varlıkta tutan karşıtların çatışmasına bağlıdır.
Onun varlık öğretisinin ikinci tezi ise, herşeyin birliğini ortaya koyar.
Birlik, tıpkı İyonyalı düşünürlerde olduğu gibi, evrenin ilk maddesinden,
evrendeki herşeyin kendisinden doğduğu maddi tözden meydana gelir. Bu birliği
ateşte bulan Herakleitos'a göre, ateş, örnegin yoğunlaştığı zaman, nemli hale
gelir ve basınç altında suya dönüşür. Su donduğu zaman ise, toprak olup çikar.
Onun ilk madde olarak ateşi seçmesi, daha çok ondaki oluşu, değişme ve
birlikten çokluga geçiş sürecini en iyi, yakarak ve yıkarak yaşayan ateş ifade
ettiği için önem taşir.
Herakleitos birliğin olduğu kadar, çoklugun da hakkını veren bir filozoftur.
Başka bir deyişle, o monist bir filozof olduğu kadar, aynı zamanda bir çokluk
filozofudur. Onun çokluk filozofu olmasını mümkün kılan şey ise, oluşu ön plana
çikartmis olmasıdır. Herakleitos'a göre, çokluk ya da karşitlar olmaksızın,
varlık ya da oluş olamaz. O, bir yandan da çoklugun birliğe dayandığını
söylemiştir. Bundan dolayı, çokluk olmadan birlik, birlik olmadan da çokluk
olamaz. Evren, aynı zamanda hem bir ve hem de çoktur; bu da, oluşla ifade
edilir.
Herakleitos, birlikten çokluga geçiş ve oluş sürecini, ateşle ve dolayısıyla
akış düşüncesiyle ifade etmiştir. Bu onun varlık görüşünün üçüncü temel tezini
meydana getirmektedir. Şeylerin sürekli akışı, herşeyin akmakta oluşu, evrenle
ilgili en önemli doğrudur. Ona göre, evrende kalıcılık ve durağanlık yoktur;
herşey değişmekte, yakarak, yıkarak yaşamaktadır.
Herakleitos kendisinden önceki filozofların boşu boşuna evrende kalıcılık ve
süreklilik aradıklarını, oysa evrende kalıcılık bulunmayıp, mutlak bir
değişmenin söz konusu olduğunu öne sürmüştür. Nehir akıp gittiği için, o aynı
nehre iki kez giremeyeceğimizi belirtir. Evrende hiçbir nesne, nesnelerin
hiçbir özelligi yoktur ki, değişmeden aynı kalsın. Herşey bir başka şeyin
yıkımı ve ölümü sayesinde varlığa gelmekte ve daha sonra yok olup gitmektedir.
Evrendeki tüm ögeler arasında sürekli bir çatisma ve savaş hali vardır ve
değişmeyen tek şey, bu değişme halinin sonucu olan kozmik denge durumudur.
KANT, Immanuel: 1724-1804 yılları arasında yaşamış olan ünlü Alman filozofu. Temel
eserleri: Kritik der Reinen Vernunft (Saf Aklın Eleştirisi), Kritik der
Pratischen Vernunft (Pratik Aklın Eleştirisi) ve Kritik der Urteilkraft (Yargı
Gücünün Eleştirisi).
Temeller: Modern felsefenin gelişim seyrine uygun olarak epistemolojiyi ön
plana çikartmis olan Kant, öncelikle Hume'dan etkilenmiştir. Kendi deyişiyle
Hume onu dogmatik uykusundan uyandıran, spekülatif felsefe alanındaki
araştırmalarına yeni bir yön veren filozof olmuştur. Öte yandan, o Descartes'in
akılcılığının da birtakım olumlu yönler içerdiğini saptamış ve zihnimizin,
matematikle uğraştığı zamanki işleyiş tarzı karşisında adeta büyülenmiştir. Kant,
bundan başka asıl, onyedinci ve onsekizinci yüzyıllarda göz kamaştırıcı
gelişmeler kaydeden bilimden, özellikle de fizikten etkilenmiştir. Kant'ın
gözünde bilim, öncülleri kesin olan ve yöntemleri, ancak Hume'unki gibi felsefi
bir kuşkuculuk benimsendiği zaman, sorgulanabilen evrensel bir disiplindir. Bir
bilim adamı, Kant'a göre, bir yandan kendisinden önceki bilim adamlarının
ulaştığı sonuçları kabul eder; yine, bir bilim adamı kabul ettiği bu sonuçlara
ek olarak, yeni araştırmalara giriştiği zaman, deneysel yöntemler kullanır.
Bilim yansızdır ve nesneldir.
Öte yandan bilimin, özellikle de Newton tarafından geliştirilen modern fiziğin
çok başarılı sonuçlar doğurmuş olan yöntemi, Kant'a göre, rasyonalizmi de
empirizmi de aşarak gelişmiştir. Başka bir deyişle, fizik bilimi, rasyonalizmin
ulaştığı sonuçları da, empirizmin ulaştığı sonuçları da yanlışlayarak
gelişimini sürdürmektedir. Buna göre, kendisine en sağlam bilgi modeli olarak
düşünülen matematiği örnek alan rasyonalizm, şeylerin bizatihi kendilerine
yönelmeden, şeylerin kendileriyle bir temas kurmadan, yalnızca düşünceleri
birbirlerine bağlamakla yetinip, şeylerin kendileriyle ilgili olarak a priori
sonuçlara ulaşir. Oysa fizik, matematiği de kullanarak şeylerin bizzatihi
kendilerine yönelmekte, şeylerin kendileriyle, rasyonalizm tarafından
kurulamayan teması, başarılı bir biçimde kurmaktadır.
Kant'a göre, İngiliz filozofu Hume'un empirizmi, belirli bir nedenden daima
aynı sonucun çikacagini hiçbir zaman kesin olarak bilemeyeceğimizi savunmak
suretiyle, nedensellikle ilgili olarak kuşkucu bir tavrı benimsemiştir. Oysa,
çok başarılı sonuçlar elde etmiş olan fizik bilimi hemen tümüyle nedensellik
ilkesine dayanmaktadır. Kant bu bağlamda, kendisine düşen işin, rasyonalizm
tarafından da, empirizm tarafından da açıklanıp temellendirilemeyen bilimi,
özellikle de fizik bilimini temellendirmek, bilimsel bir biçimde düşündüğü
zaman, insan zihninin nasıl işlediğini bulmak olduğunu düşünmüştür.
Başka bir deyişle, o felsefedeki ilk ve temel misyonunun bilimi temellendirmek,
daha sonra da ahlakın ve dinin rasyonelliğini savunmak olduğuna inanmıştır.
Bununla birlikte, bu hiç de kolay bir iş değildir, çünkü bilim ve din
yüzyıllardır birbirlerine karşi amansız bir mücadele içinde olmuşlar ve bilim,
dinin otoritesi karşisında mutlak bir zafer kazanma yoluna girmiştir. Bu zafer,
Kant'a göre, bilimin bakış açısından iyi ve olumlu olmakla birlikte, ahlak ve
dinin bakış açısından tam bir felakettir.
Bilimin dinin müdahaleleri karşisında özerkligini kazanması hiç kuşku yok ki
iyi bir şeydir, fakat bu, bilimsel olmayan tüm inançların, din ve ahlakın
temelsizleşmesi ve anlamsızlaşması anlamına geliyorsa, bilimin zaferi, insanlık
açısından, dinin bakış açısından gerçek bir felakettir. Kant, öyleyse, yalnızca
din, bilim ve ahlakı temellendirmek durumunda kalmamış, fakat rasyonel bir
varlık olmanın ne anlama geldiğini gösterme durumunda kalmıştır. O, işte bu
amacı gerçekleştirebilmek için, hem Descartes'in rasyonalizminden ve hem de
Hume'un empirizminden önemli gördüğü ögeleri alarak, transendental
epistemolojik idealizm diye bilinen kendi bilgi kuramını geliştirmiş, yükselen
bilimin felsefi temellerini gösterdikten sonra, özgürlük ve ödev düşüncesine
dayanarak Hıristiyan ahlakını savunma çabasi vermiştir.
Bilgi Görüşleri: Düşüncesinde rasyonalist felsefeyle empirist felsefenin bir
sentezini yapan Immanuel Kant, bilgide hem deneyimin ve hem de aklın katkısının
kaçınılmaz olduğunu öne sürmüştür. O, ilk olarak en basit bir deneyimin, duyu
izlenimlerinin bile a priori bir ögeyi, deneyden türemeyen, fakat deneyi
yaratan ve mümkün kılan bir ögeyi içerdiğini göstermiştir. Söz konusu a priori
ögelere karşilık gelen zaman ve mekana, deneyin transendental koşulları adını
veren Kant, böylelikle Hume'un matematiksel bilimlerin tümüyle analitik bir
yapıda olduğu görüşüne karşi, matematiğin mekan ve sayıyla ilgili yargılarının
sentetik doğasını ortaya koyabilme imkanı bulabilmiştir.
Başka bir deyişle, zihnin bilgideki temel, ayırıcı faaliyetini deneyimden gelen
ham ve işlenmemiş malzemeyi bir sentezden geçirmek ve bu malzemeyi birleştirip,
ona bir birlik kazan9dırmak olarak tanımlayan Kant'a göre, zihin söz konusu
sentezi, herşeyden önce, çesitli tecrübelerimizi sezginin belirli kalıpları
içine yerleştirerek gerçekleştirir. Sezginin söz konusu kalıpları ise zaman ve
mekandır. Buna göre, biz şeyleri zorunlulukla zaman ve mekan içinde olan şeyler
olarak algılarız. Bununla birlikte, zaman ve mekan duyu-deneyinden türetilmiş
ideler, izlenimler ya da kavramlar değildirler. Zaman ve mekanla, Kant'a göre,
doğrudan ve aracısız olarak sezgide karşilaşilır. Bunlar sezginin a priori,
yani her türlü deneyimden önce gelen ve her tür deneyin onsuz olunamaz
koşulları olan kalıplarıdırlar. Yani, bunlar duyu-deneyindeki nesneleri her
zaman kendileri aracılığıyla algılamakta olduğumuz gözlüklerdir. O zaman ve
mekanla ilgili bu ögretisine transendental estetik adını verdikten sonra,
transendental analitiğe, kategoriler ögretisine geçmiş ve tıpkı, duyarlık ya da
deneyimin a priori algı formları içermesi gibi, doğaya ilişkin araştırma ve
bilginin de bağıntı, töz ve nedensellik türünden a priori ilkeleri içerdiğini
göstermiştir.
En sıradan düşüncede bile, sistematik olmayan bir tarzda varolan bu
kategoriler, matematiksel-mekanik bir doğa biliminin temel ögeleri olarak
ortaya çikar ve rasyonel bir doğa kavrayışını mümkün hale getirir. Başka bir
deyişle, düşüncenin ya da insan zihninin duyu-deneyinden gelen malzemeye bir
birlik kazandırması veya söz konusu malzemeyi bir sentezden geçirmesiyle ilgili
olan belirli kategorilerin bulunduğunu ifade eden Kant'a göre, zihin söz konusu
sentez ya da birleştirme faaliyetini çesitli yargılar ortaya koymak suretiyle
gerçekleştirir, öyle ki bu yargılar bizim dünyaya ilişkin yorumumuzun temel
bileşenlerini meydana getirir. Deneyimde söz konusu olan çokluk, Kant'a göre,
bizim tarafımızdan nicelik, nitelik, bağıntı, töz gibi belirli değişmez formlar
ya da kavramlar aracılığıyla değerlendirilir ya da yargılanır. Örnegin,
nicelikle ilgili bir yargı söz konusu olduğunda, zihnimizde bir ya da çok olan
vardır. Nitelikle ilgili bir yargı öne sürdüğümüz zaman, ya olumlu ya da
olumsuz bir önerme ortaya koyarız. Bağıntıyla ilgili bir yargıda bulunduğumuz
zaman ise, ya neden ile sonucu ya da özne ile yüklem bağıntısını düşünürüz.
Bütün bu düşünme tarzları, Kant'a göre, zihnin duyu-deneyinden gelen malzemeyi
birleştirme, bu malzemeyi sentezden geçirme ya da söz konusu malzemeye bir
birlik kazandırma faaliyetinin temel bileşenleridir. Ve biz bu sentez
faaliyetiyle de duyu izlenimlerinin çoklugundan, yani sonsuz sayıdaki
darmadağınık izlenimden, tek bir tutarlı dünya resmi elde ederiz.
Kant'a göre, duyu deneyinin kapsamı içine giren her nesne, bu kategorilerden
birine ya da diğerine uymak durumundadır. Zira anlama yetisi, insan zihni bu
kategorilere uymayan bir şeyi hiçbir şekilde konu alamaz, alsa bile anlayamaz.
Görünüşlerin, fenomenlerin bir şekilde anlaşilabilmeleri için, onlara anlama
yetisinin kategorileri aracılığıyla bir yapı kazandırılması gerekmektedir.
Anlama yetisinin kategorilerine uymayan bir şey insan zihni tarafından
bilinemez. Kant'a göre, duyu-deneyimiz belirli bir yapı ve bir birlik
sergilemektedir. İşte duyu-deneyinin sergilediği bu yapı ve birlik, ancak ve
ancak görünüşleri kendi kategorilerine göre düzenleyen anlama yetisinin faaliyetiyle
açıklanabilir.
Bununla birlikte, kategoriler düşüncenin ya da bilginin öznel koşulları
olduklarından, burada bunların nasıl olup da nesnel bir geçerliliğe sahip
olabildiği, yani nesnelere ilişkin bilgimizi mümkün kılan koşulları
sağlayabildikleri sorusu ortaya çikar. Kant'a göre, a priori kavramlar olarak
kategorilerin nesnel geçerliliği, insanın nesnelere ilişkin duyu-deneyinin
yalnızca bu kategoriler sayesinde mümkün olabilmesi olgusuna dayanır.
Duyu-deneyinin bir nesnesi, yalnızca bu kategorilerle düşünülebilir. Bir
nesneyle ilgili bir düşünce, onunla ilgili tüm yargılar ve dolayısıyla ona
ilişkin bilgi, yalnızca kategorilerin sağladığı kavramsal çerçeve içinde
olanaklıdır.
İnsan zihninin yalnızca, kategorileri aracılığıyla kendilerine bir yapı kazandırdığı
fenomenleri bilebileceğini, bunun ötesine giderek şeylerin bizatihi kendilerini
bilemeyeceğini, duyu deneyindeki nesnelerin insan zihninin işleyişine uyduğu
için bilinebildiklerini söyleyen ve tüm empirik yasaları insan zihninin
yasalarına indirgeyen Kant'ın bu bilgi anlayışının en önemli sonuçları, mutlak
bir determinizm, bilginin sınırlılığı ve metafiziğin imkansızlığıyla ilgili
sonuçlardır. Bilgimiz iki bakımdan sınırlıdır. Bilgi, herşeyden önce
duyu-deneyinin dünyasıyla sınırlanmıştır. Bilgimiz ikinci olarak, algılama ve
düşünme yetilerimizin deneyimin ham malzemesini işleme ve düzenleme tarzlarıyla
sınırlanmıştır. Kant elbette ki, bize görünen dünyanın nihai ve en yüksek
gerçeklik olmadığından kuşku duymaz. Nitekim, o fenomenal gerçeklikle, yani
duyusal olmayan ve akılla anlaşilabilir olan dünya arasında bir ayrım
yapmıştır. Bir şey algılanmadığı zaman nedir? Şeyin bizzatihi kendisi ne anlama
gelir?
Metafiziği: biz algılamadığımız şeyleri elbette ki bilemeyiz. Bizim bildiğimiz
şeyler numenler, şeylerin kendileri değil de, fenomenlerdir, şeylerin
görünüşleridir. Bizim bildiğimiz nesneler duyular aracılığıyla algılanan
nesnelerdir. Biz buna ek olarak, duyusal dünyanın bizim zihnimiz tarafından
yaratılmadığını biliyoruz. Zihin, bu dünyayı yaratmak yerine, şeylerin
kendilerinden türetilmiş olan ideleri ona yüklemektedir. Bu, bizden bağımsız
olarak var olan, ancak bizim kendisini yalnızca bize göründüğü ve bizim
tarafımızdan düzenlendiği şekliyle bilebildiğimiz bir dış gerçekliğin varolduğu
anlamına gelir. Böyle bir gerçeklik bizim bilgimizi arttırmaz, fakat bize
bilgimizin sınırlarını gösterir.
Immanuel Kant bu ögretisiyle bilimsel bilginin olanaklı olduğunu göstererek,
Newton fiziğini temellendirir, fakat varlığın genel ilkeleri, Tanrı'nın varoluşu,
ruhu ölümsüzlügü gibi konuları ele alan geleneksel metafiziği olanaksız hale
getirir. Çünkü, metafizik alanında, ruh, Tanrı, evren kavramlarını düşündüğümüz
zaman, burada duyu-deneyi tarafından sağlanan malzeme bulunmaz. Bilginin iki
temel ögesinden biri olan deney, tecrübe ögesi metafizik alanında söz konusu
olmadığı için, akıl burada antinomilere düşer. Öyleyse, metafizik alanında
bilimsel bilgi olanaklı değildir.Ama Tanrı’yı
inkar etmez.O bir teisttir.
Ahlakı: Bununla birlikte, Kant görünüş-gerçeklik ya da fenomen-numen ayırımını
insan varlığına uygulayarak, ahlak imkanını kurtarır. Zira, ona göre, insanın
bir fenomen, bir de numen tarafı vardır. Yani, insanın biri duyusal, diğeri
akılla anlaşilabilir olan iki farklı boyutu vardır. Duyusal yönüyle ele
alındığında, insan doğadaki mekanizmanın bir parçasıdır. Başka bir deyişle,
insan fiziki eğilimleriyle, içgüdüleriyle fenomenler dünyasının bir ögesidir.
Buna karşin, insan kendisini hayvandan ayıran aklıyla, fenomenler dünyasının
üstüne yükselir, aklı sayesinde, nedenselliğin, doğal zorunluluğun hüküm
sürdüğü dünyanın ötesine geçip özgür olur. Başka bir deyişle, metafiziğin ancak
pratik akıl alanında, ahlaki iradenin kesin kanaatleriyle mümkün olabileceğini
savunan ve deneyimdeki a priori ögeyi çikarsama yöntemini, ahlak alanında
ahlaki yargılara da uygulayan Kant, önce ahlaki yargıları psikolojik bir açıdan
değerlendirmiş ve sonra kategorik buyrukla, yani formel olarak koşulsuz olma
özelligiyle, ahlak alanında a priori ögeyi yakalamıştır.
Ona göre, kategorik buyruğun, yani insandan insan olduğu için belli şeyleri
yapması isteyen ahlak yasasının, iyi iradenin tanınması, insanın yüceliğini,
gerçek kişiliğini ve insan varlıklarını kişiler olarak birbirlerine bağlayan
halkayı oluşturur. Pratik ve ahlaki temeller üzerinde gelişen bir metafizik öne
süren Kant'ın felsefesinde, bu ikinci alan, teorik aklın zorunlulukla
belirlenen duyusal dünyasından sonra, pratik aklın özgürlükle belirlenen akılla
anlaşilabilir dünyası olarak ortaya çikar. Akılla anlaşilabilir özgürlük
dünyasının fiziki ve doğal dünyayla olan ilişkisinin ne olduğu sorusu ise,
Kant'ı her iki dünyayı da uyumlu kılan bir tanrısal düzen postülasıyla,
ölümsüzlük postülasına götürür ki, bu postülalar da ifadesini Tanrı
düşüncesinde bulmaktadır.
LOCKE, Jhon: İngiliz empirizminin kurucusu olan ünlü filozof. 1632-1704 yılları arasında yaşamış olan Locke'un temel eserleri, An Essay concerning Human Understanding (İnsan Zihni Üzerine Bir Deneme) ve Two Treatises of Government (Yönetim üzerine İki Deneme)'dir.
Bilgi görüşleri: Empirist bir bilgi teorisinin temel ögretilerini, yani zihinde doğuştan düşünceler bulunduğunu ve bilginin deneyimden üretildigi ilkelerini mekanik bir gerçeklik görüşüyle birleştiren John Locke modern felsefenin tavrına uygun olarak, felsefesinde öncelikle bilgi konusunu ele almıştır. O insan bilgisinin sınırlarına ve kapsamına ilişkin araştırmasında, insan zihninde idelerin nasıl ortaya çiktigini araştırır. İdelerle de Locke, algı içeriklerini, izlenimleri, tasarımları, düşünceleri, kısacası bilincin tüm içeriklerini, insanın kendisiyle ilgili olarak bilinçli olduğu herşeyi anlar. Ona göre, insan bilgi sahibi olan bir varlıktır. Başka bir deyişle, o insan bilgisini açıklanmak durumunda olmayan, apaçık bir olgu olarak alır.
Bilmek ise, zihinde birtakım idelere sahip olmaktan başka bir şey değildir. Doğuştancılığa karşi çikan Locke, insanın bilgiye temel olan malzemeyi sonradan deneyim yoluyla kazandığını söyler. Onun deyimiyle karanlık bir oda olan insan zihnine ışık getiren tek pencere, deneyimdir. Bilginin kaynağı konusunda empirist olan Locke, biri dış deneyim, diğeri de iç deneyim olmak üzere, iki tür tecrübe bulunduğunu söyler. Bunlardan birincisinde, yani dış deneyimde, insan beş duyu yoluyla dış dünyadaki şeyleri tecrübe eder; insan zihni, Locke'a göre, burada tümüyle alıcı olup, pasif durumdadır. İkincisinde, yani refleksiyon veya içebakışta ise, insan varlığı, kendi zihninde, kendi iç dünyasında olup bitenleri tecrübe eder. İnsan zihnindeki tüm ideler, işte bu iki kaynağın birinden ya da diğerinden gelir.
İnsan zihnindeki tüm ideler, İngiliz empirizminin kurucusu olan Locke'a
göre, basit ideler ve kompleks ideler olmak üzere, iki başlık altında
toplanabilir. Bu ayırım, Locke'a zihnin tümüyle pasif olduğu durumlarla aktif
olduğu durumları birbirlerinden ayırma imkanı verdiği için, önemli bir
ayırımdır. Basit ideler, dış dünyadaki cisimlerin ve onların niteliklerinin
duyu-organlarımız üzerindeki etkisi sonucunda, duyularımız aracılığıyla
kazanılmış olan idelerdir. İnsan zihni bu basit ideleri birbirleriyle çesitli
şekillerde birleştirdiği zaman kompleks idelere sahip olur. Locke'a göre, insan
zihni basit ideleri biriktirdikten sonra, onları birbirlerinden ayırt eder,
birbiriyle karşilaştırır ve birbiriyle çesitli şekillerde birleştirir. Locke,
insanda yeni bir ide icad etme gücü olmasa bile, insan zihninin kompleks
ideleri meydana getirirken tümüyle aktif durumda bulunduğunu söyler. Ona göre,
basit ideler kompleks idelerden hem psikolojik ve hem de mantıksal bakımdan
önce gelmek durumundadır.
İnsan zihni, Locke'a göre, belli şekillerde faaliyet gösterir. İnsan zihninin
bu faaliyetleri ise, sırasıyla algı, bellek, ayırd etme ve karşilaştırma
yetisi, birleştirme ve soyutlamadır. Bu yetilerden en önemlilerinden olan
birleştirme yetisi söz konusu olduğunda, insan zihni sahip olduğu basit ideleri
bir araya getirir ve bu ideleri birleştirerek kompleks ideler meydana getirir.
Soyutlamada ise, insan zihni genel kavramları gösteren genel sözcüklere
yükselir. Varolan herşey, Locke'a göre, bireyseldir. Bununla birlikte, insan
varlığı çocukluktan yavaş yavaş çikarken, insanlarda ve şeylerdeki ortak
nitelikleri gözlemler.
Locke, bilginin söz konusu yetilerin algı yoluyla kazanılan basit ideleri işlemesinin sonucunda ortaya çiktigini savunur. Ve bilgi, idelerin birbirleriyle olan bağlantısına ve uyuşmasına ya da birbirleriyle uyuşmayıp, birbirlerini kabul etmemelerine ilişkin algıdan başka bir şey değildir. Locke'a göre, ideler arasında dört tür bağıntı vardır ya da ideler birbirleriyle dört bakımdan uyuşur. 1 Özdeslik, 2 İlişki, 3 Birlikte varoluş ya da zorunlu bağıntı ve 4 Gerçek varoluş.
Locke, özdeslikten söz ettiği zaman, bir idenin ne olduğunun ve onun başka idelerden olan farklılığının bilincinde olmayı anlar. Burada söz konusu olan bilgi, her idenin kendi kendisiyle aynı olduğunu, her ne ise o olup, tüm diğer idelerden farklı olduğunu bilmekten oluşur. Bu bilgi, idelerimizden her birinin (örnegin, ağaç, masa, beyaz, kare, üçgen vb. idelerinin) tam olarak neyi içerdiğinin ve onun farklılıklarının (örnegin, beyazın siyah olmadığının, bir karenin daire olmadığının) bilgisidir. Buna karşin, ilişkiden söz ederken Locke, idelerimizden bazılarının diğer idelerle bazı bakımlardan ilişkili olduğu olgusuna dikkat çeker. Buna göre, beyaz ve kırmızı arasında, üçgenlerle yapraklar arasında söz konusu olmayan bir ilişki vardır; yine, bir ağaçla bir sandalye arasında, bir doğruyla bir bulut arasında söz konusu olmayan bir ilişki vardır.
Birlikte varoluş ya da zorunlu bağıntıdan söz ettiği zaman da, Locke kompleks bir idenin, örnegin bir sandalye idesinin, bir sandalyeyi düşündüğümüz zaman birlikte düşündüğümüz çok sayıda basit idenin birleşiminden oluştuğu olgusuna dikkat çeker. Burada söz konusu olan bilgi, belli bir kompleks ide gündeme geldiği zaman, hangi basit idelerin söz konusu kompleks idenin ayrılmaz parçaları olduğunun bilgisidir. Locke dördüncü kategoriye, yani gerçek varoluşa geldiği zaman, idelerin birbirleriyle olan bağıntılarından çok, dış dünyadaki bir şeyle olan bağıntılarının bilgisinden söz eder. Şimdiye dek olan bilgi türleri yalnızca kavramsaldı, ilk kez bu dördüncü bilgi türüyle varoluşla ilgili olan bir bilgiye ulaşilır. Başka bir deyişle, burada söz konusu olan bilgi, bir ideyle uyuşan gerçek bir varlığın bilgisidir.
Locke bu dört bilgi türüne ek olarak, insan için bu bilgi türlerine sahip
olmanın üç farklı yolunun bulunduğunu söyler; bunlar sırasıyla sezgi, kanıtlama
ve duyumdur. Bilgimizin kapsamı söz konusu olduğunda, Locke gerçek bilgiye
sezgi ya da kanıtlama yoluyla ulaşildığına inandığı ve kanıtlama ya da sezginin
kendilerine dayandığı idelere birtakım sınırlamalar getirdiği için, bilgimizin
kapsamının oldukça sınırlı olduğunu savunmak durumunda kalmıştır. Özdeslik ya
da farklılık bağıntısı söz konusu olduğunda, Locke'a göre, bizim tüm açık
idelerimizin kendi kendileriyle aynı ve başka idelerden farklı olduklarına
ilişkin olarak sezgisel bilgimiz vardır.
İlişki söz konusu olduğunda ise, burası bilgimizin çok büyük bir parçasını
meydana getirmekle birlikte, bu bilgi de idelerin birbirleriyle olan
ilişkileriyle ilgili kanıtlamalarla sınırlanmıştır. İdeler arasındaki
karşilıklı bağıntılara ve içerme ilişkilerine dayanan bu bilgi, yalnızca
kavramsal bir bilgidir. Bu alandaki doğrular matematiğin doğrularıyla,
günümüzde analitik olarak doğru olduğunu söylediğimiz önermelerden oluşur.
Ancak bu doğrular, yalnızca idelerimiz arasındaki ilişkilerle ilgili olan
doğrular olduğu için, bize hiçbir zaman idelerimizden bağımsız olarak varolan
bir şeyin bilgisini veremezler.
İdelerimizin birlikte varoluşu ya da idelerimiz arasındaki zorunlu bağıntıya gelince, Locke bilgimizin kapsamının burada daha da daraldığını savunur. Biz, birçok basit idenin birlikte ortaya çiktigini, belirli bir türden olan kompleks bir şeye ilişkin idemizin belirli basit idelerden oluşan bir toplamı içerdiğini gözlemleyebiliriz, fakat bu idelerin zorunlu olarak birbirlerine bağlanıp bağlanmadığını bilemeyiz. Locke'a göre, ikincil bir nitelikle söz konusu niteliğin kendilerine bağlı olduğu birincil nitelikler arasında, insan tarafından keşfedilebilir olan zorunlu bir bağlantı yoktur. Biz bir nesnenin şeklinden ve ebatlarından yola çikarak, onun belli bir renge ya da tada sahip olduğunu hiçbir zaman söyleyemeyiz.
İdelerimizin birlikte varoluşu ya da idelerimiz arasındaki zorunlu bağlantıya ilişkin bilgimiz deneyimin kapsamına bağlı olduğundan, idelerimiz arasındaki zorunlu bağlantıları saptarken, sezgi yoluyla da kanıtlama yoluyla da pek ilerilere gidemeyiz. Ve doğa bilimlerinin genel önermeleri farklı ideleri birbirlerine bağladıkları için, gerçek anlamda genel bir bilgi olmanın çok uzağında kalır. Zira, bu bilimlerin birbirine bağladığı ideler arasında zorunlu bir bağıntının olup olmadığı, sezgi yoluyla da kanıtlama yoluyla da kavranamaz.
Gerçek varoluş söz konusu olduğunda, bilgimiz kapsamı daha da daralır. Locke'a göre, biz sezgi yoluyla kesin olarak yalnızca kendimizin varolduğunu biliriz. Kanıtlama yoluyla ise, Tanrı'nın gerçek varoluşunu kanıtlarız. Bir de duyusal bilgiyle, duyularımıza sunulmuş olan nesnelerin varolduğunu biliriz. Bununla birlikte, kesin olmayan duyusal bilgi, bize gerçek bir bilgi veremez, çünkü bu bilgi herşeyden önce şimdi duyularımıza sunulmuş olan nesnelerle sınırlanmış olup, şimdi ve burada mevcut olan tikel nesnelerin ötesine geçemez. İkinci olarak, duyusal bilgi yoluyla, bizim dışımızdaki nesnelerin varolduğunu bilsek bile, Locke'a göre, bu nesnelerin gerçek doğalarına ilişkin olarak pek fazla bir bilgimiz olamaz.
Demek ki, Locke;
1 dolayımsız olarak bilincinde olduğumuz şeylerin, nesnelerin bizatihi kendileri değil de, zihinlerimizdeki ideler olduğunu, 2 idelerimizin tecrübeden türetilmek durumunda olduğunu, aksi takdirde anlamlı bir içerikten yoksun olacağını ve 3 genel bir önermenin sezgisel bakımdan ya da kanıtlama yoluyla kesin olmadıkça, gerçek anlamda bir bilgi olamayacağını kabul ettiği için, bilgimizin kapsamını oldukça daraltır. O, bir empiristtir ve dolayısıyla bilgide deneyime önem verip, empirik olmayan ilkelerden türetilmiş mantıksal bir sistemin bize gerçekliğin resmini hiçbir şekilde veremeyeceğini kabul eder.
Locke, bundan başka zihnimizde olan şeylerin, nesnelerin kendileri değil de, nesnelerle olan gerçek ilişkilerini hiçbir zaman bilemeyeceğimiz ideler olduğunu savunduğu ve neyin bilgi sayılıp neyin bilgi sayılamayacağı konusunda, hayli yüksek bir kesinlik ölçütü öne sürerek, yalnızca sezgi ya da kanıtlama yoluyla elde edilen bilgiyi kesin bilgi olarak gördüğü için, empirik ve bilimsel bilginin gerçek anlamda bilgi olamayacağını dile getirir.
Dine Dair Görüşleri: Dinle bağlamında, Locke
Hıristiyanlığın ahlaki boyutunu vurgulamaya özel bir önem atfeder ve kutsal
kitapta bulunan ahlak kurallarının aklın keşfettiği kurallarla tam bir ahenk
içinde olduğunu belirtir. Akılla inanç arasındaki ilişkiler üzerinde de duran
filozof, hem akıl ve hem de vahiy yoluyla keşfedilen hakikatler bulunduğunu öne
sürerken, akılla çelisen hakikatler söz konusu olduğunda, bu doğruların,
onların kaynağında vahyin bulunduğu söylense bile, hiçbir şekilde kabul
edilmemesi gerektiğini savunur. Buna karşin, akılla ne örtüsen ne de
çakisan hakikatlere gelince, Locke bunların gerçek dinin özünü meydana
getirdiğini öne sürer. Fakat Locke aklın burada bile vazgeçilmez bir rol
oynadığını vurgular: Akıl bir şeyin vahiy olup olmadığına karar vermeli ve
vahyi ifade eden sözcüklerin anlamlarını incelemelidir. Ona göre, akıl her konuda nihai yargıç ve
yolgösterici olmalıdır. O Hıristiyanlığın özünde pek az temel ve onsuz olunamaz
inanç parçası bulunduğunu söylerken, mezhepler arasındaki çatismalara şiddetle
karşi çikmis ve dini hoşgörüyü engelleyecek hiçbir şey bulunmadığını
belirtmiştir. Bu bağlamda, ona göre, dinin görevi insan ruhunu günahtan,
kötülüklerden; hükümetin görevi ise bireyin yaşam, özgürlük ve mülkiyet
haklarını korumaktır.
Siyaset Felsefesi: Locke siyaset felsefesi alanındaki görüşleri bakımından da önemli bir filozoftur. O, mutlakiyetçiliğe şiddetle karşi çiktigi ve güçler ayrılığını hararetle savunduğu için, liberalizmin kurucusu olarak görülmektedir. Meşruti bir monarşiden yana olan ve toplumun bir sözleşme temeline dayanması gerektiğini savunan Locke, insanların hukuğun veya iktidarın sağladığı avantajlardan yoksun olarak birlikte yaşadıkları hipotetik bir doğa hali düşüncesinden yola çikmistir. Böyle bir doğa halinin dezavantajları, insanların hukuğun ve devletin yönetimi altına girmeleri için bileyerek ve isteyerek bir sözleşme yapmalarını fazlasıyla haklı kılar. Toplumsal sözleşmenin amacı, düzeni ve yasayı ihdas etmek, doğa halinin belirsizliklerini ortadan kaldırmak ve bireyin haklarını koruyacak kurumları yaratmaktır.
PARMANİDES: Değişmeyi ve oluşu yadsıyan görüşü, birtakım aşilamaz güçlüklere yol açmış olan ünlü doğa filozofu.
Parmenides'e göre, evrende değişen hiçbir şey yoktur. Gerçeklik mutlak anlamda birdir, kalıcıdır, süreklidir, yaratılmamıştır, yok edilemez; o ezeli ve ebedidir; onda hareket ve değişme yoktur. Parmenides bu sonucu şöyle bir akılyürütme çizgisiyle elde etmiştir: Var olan herşeyi gerçeklik, Varlık olarak niteleyelim. Varlık varlığa nereden gelmiştir? Burada iki alternatif vardır: Varlık varlığa ya varlıktan (yani, varolan bir şeyden) ya da yokluktan (yani, var olmayan bir şeyden) gelmiş olabilir. İkinci alternatif, tüm Yunanlı filozoflar gibi, Parmenides için de kabul edilemez olan bir alternatiftir, çünkü Yunanlılara göre, hiçten hiçbir şey çikmaz. Birinci alternatif söz konusu olduğunda ise, Varlığın yaratılmamış olduğu yüce bir varlık olduğu sonucu çikar, çünkü O varlığa kendisinden gelmiştir. Yani kendi kendisiyle aynıdır.
Varlığın, Parmenides'e göre, parçaları da yoktur. Öte yandan, Varlığın hareketsiz olduğu da söylenmelidir. Öyleyse, Varlık hakkında, O'nun var olduğu dışında hiçbir şey söylenemez. Varlık hareket edemez, değişmez, çok olamaz, zira hareket eder, değişir ve çok olursa, var olmayan bir şey, yani yokluk haline gelir. Varlığın var olmak dışında hiçbir özelligi yoktur. Nitekim Parmenides, özdeslik ilkesine dayanarak, yalnızca 'Varlık vardır, yokluk ya da var olmayan var değildir' demiştir.
Parmenides Varlıkla ilgili değişmezlik ögretisinin bir sonucu olarak, içinde
yaşadığımız dünyanın gerçek olmadığını, gerçekten var olmayıp, yalnızca bir
görünüş olduğunu öne sürer. O, Varlığın bir parçası olmadığı için,
var değildir ve yalnızca bir görünüş ya da aldatıcı bir dünyadır. Parmenides'in
gerçeklik ve görünüşten oluşan ontolojik nitelikli ayrımına, akıl ve duyulardan
oluşan epistemolojik nitelikli ayrımı karşilık gelmektedir. Ona göre,
duyuların tanıklığına güvenmek, bizi görünüşler dünyasına, değişmenin gerçek
olduğu sonucuna götürür. Oysa, aklın sesini dinlemek bizim gerçek Varlığa
yönelmemizi, gerçek Varlığı temaşa etmemizi sağlar.
M.Ö. 427-347 yılları arasında yaşamış olan ve düşünce tarihinin tanıdığı ilk ve en büyük sistemin kurucusu olan ünlü Yunan filozofu.
Temeller: Sisteminde,
Sofistlerin Yunan toplumu üzerindeki olumsuz etkileriyle savaşmaya çalışmış
olan Platon, işe öncelikle bilgi konusuyla başlamış ve mutlak ve kesin bir
bilginin var olduğunu belirtmiştir. Ona göre, değişen hiçbir şekilde
bilinemeyeceği için, insan zihninden bağımsız olan, değişmez bir varlık
olmalıdır. Mutlak ve kesin bir bilgiye
erişmek ve bu bilgiyi başkalarına aktarmak durumundaysak eğer, Platon'a
göre, dünyada sabit, kalıcı ve değişmez
olan birtakım varlıklar olmalıdır. O bu değişmez, sabit ve kalıcı varlıklara
İdealar adını verir. Öyleyse, Platon'a göre, bilgi tikel olanın ve değişenin beş
duyu yoluyla kazanılmış empirik bilgisi değil de, değişmez ve tümel olanın akıl
yoluyla kazanılan ezeli-ebedi bilgisidir.
Metafiziği: İdealar yalnızca bilginin nesneleri olmakla kalmazlar, onlar aynı zamanda gerçekliği oluşturan varlık kategorisini meydana getiren temel varlıklardır. Başka bir deyişle, Platon, 'Gerçekliğin ne olduğu', 'Neyin gerçekten var olduğu' şeklindeki temel metafiziksel soruya, gerçekliğin madde ya da dış dünyada değil de, dış dünyadaki şeylerin İdealarında olduğu yanıtını vermiştir. Bizim algıladığımız duyusal şeyler sürekli olarak değişmektedir.
Ona göre, duyusal nesneler,
değişmeden mutlak olarak bağışık olan bir gerçekliğin varoluşunun zorunlu
kılacak şekilde, sürekli bir değişmeye maruz kalırlar. Duyusal nesneler varlığa
geliş ve yok oluş, büyüme ve çürümeden başka, yer değiştirir, niteliksel ve
niceliksel değişmeye uğrarlar. Bundan dolayı, duyusal nesnelere yüklenebilecek
tüm nitelikler, yükleme faaliyeti sırasında, algısal yargı ya da önermenin
zamansal bir niceleyici ya da belirlemeyle tamamlanmasını gerektirir. Buna göre, aynı şey farklı zamanlarda
farklı özelliklere sahip olur. O belirli koşullar altında büyük, başkaca
durumlarda küçük görünür. Birine göre, büyük, bir başkasına göre ise küçüktür.
Belli bir zamanda mat ve karanlık, buna karşın başka bir zamanda parlak ve
aydınlık görünür.
Demek ki, bireysel nesnelerden oluşan ve bizim duyularımızla algıladığımız duyusal dünyayı incelediğimizde, onda mutlak, kalıcı, durağan ve tutarlı hiçbir yön bulunmadığını, ondaki herşeyin değişken ve göreli olduğunu görüyoruz. Platon'a göre, böyle bir dünya gerçek değildir, gerçekten var olamaz; o duyusal dünyanın yalnızca görünüşlerden meydana gelen bir dünya olduğunu savunur. Bu duyusal dünya, şu masa, şu heykel, şu kitap gibi, 'şu' diyerek gösterdiğimiz bireysel nesnelerden meydana gelmektedir. Bu dünyadaki nesneler, değişen, kendilerinde karşıt yüklemleri barındıracak şekilde, eksikli, göreli, bağımlı ve bileşik olan şeylerdir. Beş duyu yoluyla algılanan bu bireysel nesneler, Platon'a göre, gerçekten var değildir. Onlar değişmeyen, mutlak ve kalıcı bir gerçekliğin yalnızca görünüşleridirler. Bu bireysel nesneler aynı anda hem gerçeklikten ve hem de yokluktan pay alırlar; bundan dolayıdır ki, Platon'a göre, onlar hem var ve hem de yokturlar ya da bugün var yarın yokturlar. Onlar varlığa gelir, çeşitli değişmelere maruz kalır ve ölüp giderler. Platon'a göre, gerçekten varolan şeyler İdealardır ve İdealar duyusal dünyada söz konusu olan göreli bir durağanlığın ve anlaşılırlığın temel nedenidirler. İdealar duyusal dünyada hüküm süren değişmelerden etkilenmediği için, onların içinde yaşadığımız görünüşler dünyasından ayrı ve bağımsız bir varoluşa sahip olmaları gerekir.
Bizim kendilerini duyu-deneyi
yoluyla değil de, düşünce ve akıl yoluyla bildiğimiz bu
İdealar, kendilerine ait ayrı bir dünyada varolurlar. Platon'a göre, İdealar
sahip oldukları özellikleri hepsinin üstünde ve ötesinde bulunan İyi İdeasından alırlar. Devlet'te yer
alan ünlü Güneş Benzetmesinde, o
duyusal dünya ile akılla anlaşılabilir dünya, dolayısıyla da Güneşle İyi İdeası arasında bir analoji yapar ve mecazi bir anlatım içinde,
İyi İdeasını Güneşe benzetir. Buna göre, nasıl ki duyusal dünyada güneş ışığıyla gözle görülen nesneleri
aydınlatıyorsa, aynı şekilde İyi İdeası da akılla anlaşılabilir dünyada
İdeaları doğrulukla aydınlatır, başka bir deyişle, İdealara anlaşılabilirlik
kazandırır. İyi İdeası, bundan başka akılla anlaşılabilir nesnelerin varlık ve
gerçekliklerinden sorumludur.
İyi İdeası gerçek varlığın ötesindedir. Platon'a göre, insan uzun yıllar matematiksel bilimlerle ve diyalektikle uğraştıktan
sonra, varlığın ve gerçekliğin kaynağı olan İyi İdeasını (Tanrı’yı) mistik bir tecrübeyle, özel bir sezgiyle
tanır. Çünkü İyi İdeası varlığın ötesinde olduktan başka, insanın kavrayış
gücünün sınırlarının da ötesindedir. İyi İdeasının kendisi tanımlanamaz, söze
dökülemez ve açıklanamaz, fakat başka herşeyi açıklar. İnsan bu tür bir mistik
tecrübeyi yaşadıktan sonra, İdeaların İyi İdeasından pay almak suretiyle
varlığa geldiklerini ve oldukları gibi olduklarını anlar. Şu halde, Platon'un
metafiziğinde İdealar varlıklarını, ya da sahip oldukları temel özellikleri İyi
İdeasına borçludurlar.
Aynı ilişki İdealardan meydana gelen gerçek ve akılla anlaşılabilir dünya ile içinde yaşadığımız duyusal dünya arasında vardır. İçinde yaşadığımız duyusal dünyadaki şeyler her bakımdan değişseler bile, bu dünyanın yine belli ölçüler içinde gerçek ve kalıcı olan yönleri vardır. Her bakımdan değişmeye uğrayan bu dünyada, en azından birtakım matematiksel özellikler değişmeden aynı kalır. Örneğin, bir masa şekli zamanın akışı içinde değişse de, onun sergilediği 'dikdörtgen' olma temel özelliği değişmeden aynı kalır. Yine, bir kutunun şekli zaman içinde değişir, bununla birlikte onun sergilediği 'kare' ya da 'küp' olma özelliği değişmeden aynı kalır. İşte duyusal dünyadaki şeyler, Platon'a göre, İdealardan pay aldıkları ya da İdeaları taklit ettikleri için varolurlar ve duyusal dünyadaki gerçek ya da kalıcı ve değişmez yönler, bu pay alma ilişkisi sayesinde söz konusu olur.
Platon, İdealardan meydana gelen akılla anlaşılabilir dünya ile duyusal dünya arasındaki bu ilişkiyi Parmenides adlı diyaloguyla Timaeos adlı diyalogunda açıklamaya çalışır. Buna göre, pay alma, İdeadan bir parçaya sahip olma anlamına gelmez. Bir İdea, bu dünyadaki duyusal şeylerden her biri ondan bir parçaya sahip olacak şekilde, parçaları olan bir şey değildir. Bir İdea bölünemez bir varlıktır. Yine, duyusal şeyler İdealardan bu şekilde pay alıyor olsaydılar, İdealar aktüel dünyada şeylerin parçaları olarak varolacak ve dolayısıyla bu dünyaya içkin olan varlıklar haline geleceklerdi. Oysa, onlar bu dünyaya aşkın olup, ayrı bir İdealar dünyasında varolurlar. Şu halde, duyusal nesneler İdeaları, gerçekte İdeaların kendileri olmaksızın, İdealardan bir parçaya sahip olmadan, örneklerler.
Bununla birlikte, İdealarla duyusal nesneler tümüyle farklılık gösteren iki ayrı kategoriden varlıklar oldukları için ikisi arasındaki ilişki ancak, pay alma ilişkisi gibi gerçek niteliği hiçbir zaman tam olarak anlaşılamayan mecazi terimlerle ifade edilebilir. Çünkü İdealar ezeli-ebedi olan, yani yaratılmamış ve yok edilemez olan, zamanın ve mekanın dışındaki değişmez kavramsal varlıklardır. Oysa bu dünyadaki duyusal nesneler zaman ve mekanın içinde olup, değişmeye uğrayan varlıklardır. İdealar değişmez olduklarına göre, herhangi bir şey yapamaz ve dolayısıyla duyusal dünyadaki değişmeyi başlatamaz ya da bu değişmeye neden olamazlar. Bundan dolayı, Platon'un metafiziğinde, akılla anlaşılabilir dünya ile duyusal dünya arasındaki ilişkiyi sağlayacak, içinde yaşadığımız dünyaya İdealar dünyasının belirli yönlerini aktaracak aktif bir güce ihtiyaç duyulur. Çünkü duyusal dünyadaki nesnelerle İdealar tümüyle ayrı kategoriden varlıklar oldukları için, birbirleriyle kendi başlarına ilişki kuramazlar.
Platon'un metafiziğinde işte duyusal dünyaya İdealar dünyasının belirli yönlerini aktaran bu aktif dış güç, İdeaların, saf formun değişmez dünyasıyla maddenin bütünüyle belirsiz olan dünyası arasındaki sınır çizgide bulunan (Tanrı) Demiurgos'tur. Ona göre, maddenin kendisi tümüyle belirsiz olup, şekilden, formdan yoksundur. Zaten belirli olsa ve bir şekli bulunsa, bu, İdeanın onda zaten bulunduğu anlamına gelecektir. Madde tanımlanamaz. Bununla birlikte, tümüyle düzensiz olan madde form kazanmaya, şekil almaya uygun bir yapıdadır. İşte, hem akılla anlaşılabilir dünyanın ve maddi dünyanın dışında olan bir Tanrı olarak Demiurgos, maddeye İdealar dünyasının özelliklerini, akılla anlaşılabilir dünyanın formlarını yüklemek suretiyle, düzenden yoksun, belirsiz maddeye düzen ve form kazandırır. Demiurgos'un bu faaliyeti, sonuçta duyusal dünyada İdeaların gölgelerinin ortaya çıkısına yol açar.
Kare, üçgen, ağırlık, beyazlık, v.b., İdeaların maddi dünyada ortaya çıkan görüntüleridir, soluk kopyalarıdır ve onlar maddi dünyaya sahip olduğu düzen ve belirliliği kazandıran temel öğelerdir. Şu halde, maddi dünya sahip olduğu düzen ve belirliliği herşeyden önce İdealar dünyasına ve İdealar dünyasının yapısını ve formlarını maddeye aktaran Demiurgos'un faaliyetine borçludur. Biz duyusal dünyada çeşitli zaman ve yerlerde var olan şeyleri, Demiurgos formları maddeye yerleştirdiği için saptıyor ve tanımlayabiliyoruz.
Bununla birlikte, maddi dünya
kendisine aktarılan formları koruyabilmek bakımından yetersiz olup, mutlak bir
değişme içindedir. Maddi dünya formları yalnızca belirli zaman dilimleri içinde
koruyabilir. O sürekli bir akış hali içinde bulunduğuna göre, formları alır ve
daha sonra yitirir. Şu halde, maddi
dünyanın gerçek İdealar dünyasının ezeli-ebedi yönlerini Demiurgos'un faaliyeti
sayesinde kazandığı ve bu yönleri sonsuz bir hareketler dizisi ve dolayısıyla
değişme süreci içinde kaybettiği dikkate alındığında, o ezeli-ebedi bir
gerçekliğin zaman içinde hareket eden ve değişen gölgesi ya da kopyası olarak
görülmek durumundadır. Öyleyse, gerçekten var olan değişmez İdealar dünyasıdır.
Demek ki, Platon gerçek varlığı aynı şekilde tanımlamış olan ve bu varlığın akıl yoluyla bilinebileceğini söyleyerek, duyuların bize gösterdiği bireysel nesnelerden oluşan duyusal dünyanın hiçbir şekilde var olmadığını, bu dünyanın bir yanılsamadan başka bir şey olmadığını öne süren Parmenides'in tersine, bir yandan gerçekten var olanın değişmez, ezeli-ebedi olan ve akıl yoluyla bilinebilen İdealar dünyası olduğunu kabul ederken, bir yandan da içinde yaşadığımız duyusal dünyanın belli şekiller içinde var olduğunu söylemekte ve görünüşleri İdealar aracılığıyla açıklamakta ve temellendirmektedir. Platon'un bu metafiziği, 'Neyin gerçekten var olduğu' sorusunu yanıtladıktan başka, insanın içinde yaşadığımız bu dünyadaki yeri ve gerçekten var olan İdealar dünyasıyla olan ilişkisi konusuna da bir açıklık getirir.
İnsan felsefesi: Platon'un iki
dünyalı metafiziği, insanda her biri dikkatini söz konusu bu dünyalardan birine
yöneltmiş olan iki temel bileşenin bulunduğunu ortaya koyar. İnsanın duyusal
dünyaya yönelmiş, duyusal dünyaya ait olan parçası bedenidir; yine aynı
benzerin benzerini bilebileceği, ancak aynı cinsten olanlar arasında bir ilişki
bulunabileceği ilkesine göre, insanın bir de gerçek varlığın dünyasına yönelmiş
olup, bu bağlamda İdealar dünyasının bir parçası olan ruhu vardır. İnsan ruhu, Platon'a göre, insandaki maddi
olmayan, ölümsüz parçadır.
Bunlardan beden söz konusu olduğunda, insan duyuları aracılığıyla duyusal dünyayla ilgili olarak güvenilmez malumatlar elde etmeye çalışır, maddenin peşinden koşarak birtakım fiziki arzuları gerçekleştirmek ve tatmin sağlamak ister. Buna karşın, ruhu ait olduğu dünyaya yönelmek, ezeli-ebedi gerçeklikleri temaşa etmek arzusu içindedir. Öyleyse, ruha düşen kendisini duyusal dünyanın sınırlamalarından, bedeninin ve duyusal dünyanın oluşturduğu hapishaneden kurtarmak ve gerçek dünyayı temaşa etmek amacını gerçekleştirmeye çalışmaktır. Bu ise, insanın her ne kadar maddi koşullar içinde yaşayan, birtakım fiziksel ihtiyaçları olan bir varlık olsa da, bu maddi koşullara bağımlı olamayacağı, yalnızca fiziksel ihtiyaçları tarafından belirlenemeyeceği anlamına gelir.
PLOTİNOS: Milattan sonra 205-270 yılları arasında yaşamış ve Platon'un metafiziğini, biraz daha farklı bir versiyon içinde yeniden öne süren, ve öğretisi sayesinde, Platon'un, Hellenistik çagda ve bu arada Ortaçağda, hem Hıristiyan felsefesinde ve hem de İslam felsefesinde etkili olmaya devam ettiği, ünlü Yunan filozofu.
Felsefesinde, Platon'un Devlet'te yer alan İyi İdeasıyla ilgili görüşlerinden yola çıkan Plotinos, Platon'un İyi İdeasını tanrılaştırmış ve varolan herşeyi Tanrı'dan başlayan bir türüm ya da sudur süreciyle açıklamıştır. O da, tıpkı Platon gibi, maddi dünyanın, sürekli olarak değiştiği için, gerçek olamayacağını düşünür. Yalnızca değişmeyen bir şey gerçekten var olabilir. Bundan dolayı, bu değişmeyen gerçeklik, Platon'un da göstermiş olduğu gibi, maddi dünyadan farklı ve ayrı olmalıdır. Bu varlık ise, Plotinos'a göre, Tanrı'dır.
O Tanrı hakkında, Tanrı'nın bu dünyadaki herşeyi aştığını söylemek dışında, hiçbir şey söylenemeyeceğini iddia eder. Tanrı bu dünyayı aştığı, maddi dünyanın ötesinde bulunduğu için, maddi, sonlu ve nihayet bölünebilir olan bir varlık değildir. Madde, ruh ve zihinden her biri değiştiği için, o ne madde, ne ruh, ne de zihindir. Plotinos'a göre, Tanrı, insan zihninin düşünceleriyle sınırlanamayacağından, insanın diliyle ifade edilemez. Duyularımız da ona ulaşamaz. Plotinos için Tanrı'ya ulaşmanın tek yolu, rasyonel akılyürütmeden ya da duyusal bir tecrübeden, deneyden bağımsız olan mistik bir vecd hali içine girmektir.
Tanrı'nın bütünüyle saf ve basit olduğunu, Tanrı'da kompleks hiçbir şey bulunmadığını belirtmek, Tanrı'nın Mutlak Birlik olduğuna işaret etmek için, Plotinos Tanrı'dan Bir diye söz eder. Bir olan Varlık olarak Tanrı tanımı, Tanrı'nın değişmediğini ve dolayısıyla O'nun yaratılmamış ve bölünemez olduğunu gösterir. Zira Tanrı değişse, bölünebilse ya da yaratılmış olsa, birliğini kaybeder. Plotinos'a göre, Tanrı bir olduğu için, içinde yaşadığımız duyusal dünyadaki şeyleri yaratmış olamaz. Çünkü yaratma bir eylemdir ve her eylem bir değişme halini zorunlu kılar. Bundan dolayı, Tanrı aşkındır, O her türlü düşünce ve varlığın ötesindedir. O'na ne öz, ne varlık, ne de yaşam yüklenebilir. Çünkü bütün bu ayırım ya da yüklemler bir ikiliğe yol açarlar. Öyleyse, Tanrı hakkında, yalnızca O'nun bir, bölünemez, değişmez, ezeli ve ebedi olduğunu, varlığın ötesinde bulunduğunu, kendi kendisiyle hep aynı kaldığını, O'nun için geçmiş ya da gelecekten söz edilemeyeceğini söyleyebiliriz. Plotinos, işte bu durumda dünyanın yaradılışını ve varoluşunu açıklamak için, felsefe tarihinin ilk türüm öğretisini geliştirmiştir
SARTRE, Jean Paul: Varoluşçuluğun kurucusu olan Fransız filozofu. 1905-1980 yılları arasında yaşamış olan Sartre'ın temel eserleri: L'Etre et le Neant (Varlık ve Hiçlik), La Transcendence de l'Ego (Benin Aşkınlığı), La Nausee (Bulantı), Les Chemins de la Liberte (Özgürlügün Yolları), L'Existentialisme est un humanisme (Varoluşçuluk), Critique de la Raison Dialectique (Diyalektik Aklın Eleştirisi)'dir. O, akademik bir kurumda profesyonel bir filozof olarak çalismak yerine, zaman zaman popüler birtakım eserlerle geniş halk kitlelerine ulaşmayı denemiş olan ünlü bir düşünürdür.
Temeller: İnsanın kendi yazgısını
belirlemedeki aktif rolünü vurgulayan ve Marks, Husserl ve Heidegger gibi
düşünürlerden etkilenmiş olan Sartre'ın temel çıkış noktası, insan varlığı ile
öteki nesnelerin varlığı arasındaki farklılığın incelenmesinden oluşur. Başka
bir deyişle, Descartes'ın yaptığı gibi, özneden yola çıkan Sartre, Kant'ın
problemini, yani şeylerin ya da nesnelerin nedensel olarak belirlenmiş
dünyasında, insanın özgürlük ve sorumluluğunun nasıl açıklanabileceği
problemini ortaya koyup, bu probleme bir çözüm getirmeye çalışmıştır.
Metafiziği: Ona göre, insanın
doğası, insan tarafından üretilmiş olan bir ürünü tanımladığımız tarzda
açıklanamaz. Sartre'ın bu tezine göre, herhangi bir alet, nesne yapacak olsak,
önce bu nesnenin nasıl olacağını tasarlarız. Örneğin, bir masayı ele alalım.
Masa, kafasında bir masa fikrine sahip olan, masanın ne için kullanılacağını ve
nasıl üretileceğini bilen bir insan tarafından imal edilmiştir. Buna göre,
masa, meydana getirilmezden önce, belirli
bir amacı olup, bir sürecin ürünü olan bir şey olarak tasarlanmıştır.
Masanın özüyle, masanın meydana getiriliş sürecini ve onun yapılma amacını
anlarsak eğer, masanın özü, onun
varoluşundan önce gelir. Sartre'a göre, insanda durum böyle değildir.
İlk bakışta insanın da bir yaratıcının, Tanrı'nın eseri olduğunu düşünürüz.
Tanrı'yı, masayı imal eden marangoz benzeri doğaüstü bir sanatkar olarak görür
ve böylelikle, Tanrı'nın insanı yarattığı zaman, neyi yaratmış olduğunu
bildiğine işaret ederiz. Oysa, Sartre
Tanrı'nın varoluşunu inkar etmiş olan tanrıtanımaz bir düşünürdür. Tanrı
var değilse, Sartre'a göre, insanın Tanrı tarafından önceden belirlenmiş bir
özü de olamaz. İnsan, yalnızca vardır,
kendinden önceki bir modele, bir taslağa, bir öze göre ve belli bir amaç
gözetilerek yaratılmamıştır. İnsan
öncelikle varolur ve kendisini daha sonra tanımlar. İnsan yalnızca vardır ve
Sartre'a göre, kendisini nasıl yaparsa, öyle olur.
İnsanın önceden belirlenmiş bir özü olmasa da, o, Sartre'a göre, bir taş ya da sopa gibi, basit ve bilinçsiz bir varlık değildir. O, bir taş parçasının her ne ise o olduğunu söyler; taşin varlığı, kendi içine kapanık, kendisinden başka bir şey olamayan varlıktır. Söz konusu taş parçasının şöyle ya da böyle olmak imkanı yoktur; o, ne ise daima odur. Bu, Sartre'a göre, kendinde varlıktır. Buna karşin, insan, kendinde varlık (yani, taş parçasının var olduğu tarzda var) olmak dışında, kendisi için varlığa (yani, onu taş parçasından farklılaştıran varlık tarzına) sahiptir. Yani, insan bilinçli öznedir; insan, varolduğunun bilincindedir. İnsanın varlığı bilincinde, kendine dönmekte, kendini bilmektedir. Bundan dolayı, insana önceden verilmiş ve değişmeyen bir öz yüklemek söz konusu olamaz. Bilinçli bir varlık olan insan, 'ne değilse odur, ne ise o değildir.' Yani, bilinçli bir varlık olan insanda, sonsuzca değişme kapasitesi vardır. Onu şimdi olduğu şeyle tanımlayamazsınız, çünkü tanımladığınız anda, o başka bir şey, başka bir birey olma yoluna girmiştir. Bilinci insanı her zaman başka bir şeye , bir öteye götürür. Bilinçli bir özne, sürekli olarak bir gelecek önünde duran varlıktır. Ve bilinç, özgürlük ve bir geleceğe doğru yöneliştir.
Başka bir deyişle, insan doğası, başka herhangi bir gerçeklik türünden, bir bakıma hiç farklı değildir. İnsan başka herhangi bir şey gibi vardır, yalın bir biçimde oradadır. Bununla birlikte, insan diğer şeylerden ya da gerçekliklerden farklı olarak, bir bilince sahiptir. Bu nedenle, insan şeylerin dünyası ve başka insanlarla farklı ilişkiler içinde olur. Buna göre, bilinç her zaman bir şeyin bilincidir ki, bu, bilincin kendisini aşan bir nesnenin varoluşunu tasdik etmek suretiyle varolduğu anlamına gelir. Bilincin nesnesi, yalnızca 'orada olan' bir şey olarak dünya olabilir???????
Tek bir katı kütle olarak dünya dışında, Sartre'a göre, sandalye, dağ
benzeri belirli nesnelerden söz ederiz. Masa
dediğimiz nesne, bilincin faaliyetiyle, dünyanın bütününden koparılarak
şekillendirilir. ??????? Dış dünya yalnızca bilince, ayrı fakat karşılıklı ilişkiler
içinde bulunan şeylerden meydana gelen anlaşılır bir sistem olarak görünür. Bilinç olmadan, dünya yalnızca vardır; o,
kendinde varlıktır ve bu haliyle anlamdan yoksundur. Bilinçtir ki, dünyadaki
şeylere, varlık vermese bile, anlam verir. Buna göre, bilinç herşeyden önce,
dünyadaki şeyleri tanımlar ve onlara anlam yükler. İkinci olarak, bilinç kendisini aşar, yani kendisiyle
nesneler arasına bir mesafe koyar ve bu şekilde nesneler karşısında bir
bağımsızlık elde eder. Bilinçli ben, dünyadaki şeyler karşısında bu tür bir
bağımsızlığa sahip olduğu için, şeylere farklı ya da alternatif anlamlar
yüklemek, bilincin gücü içindedir. İnsan,
Sartre'a göre, mühendis ya da işçi olmayı seçebilir, şu ya da bu proje veya
tasarıya bağlanır; dünyadaki varlıklar da, insanın bu tercihlerine bağlı olarak
anlam kazanırlar.
Ahlak Görüşü: Buna göre, insan öncelikle vardır, insanın varoluşu, onun ne olacağından önce gelir. İnsanın ne olacağı, bilincin belli bir mesafeden gördüğü dünya karşısında nasıl bir tavır alacağına bağlı olacaktır. İnsan, bu uzaklıktan, şeyler ve kişiler karşısındaki bu bağımsızlık hali içinde, bu şeylere ve kişilere nasıl bağlanacağıyla ilgili olarak bir tercihte bulunur. İnsan dünya karşısında bu tür bir özgürlüğe sahip bulunduğu için, dünya insanın bilincini ve tercihlerini etkileyemez. Dünyayı aştığı, dünyaya yukardan ve uzaktan bakabildiği ve sürekli olarak tercihlerde bulunmak durumunda olduğu olgusunu değiştirmek, insan için asla söz konusu olamaz. Kısacası, Sartre'a göre, insan özgürlüğe mahkumdur. İnsan özgür seçimleriyle kendisini tanımlar ve yaratır. Buna göre, insan, kendisini yoktan var etmez, fakat bir dizi seçim ve karar aracılığıyla, varoluşunu belli bir öze dönüştürür, yani kendi özünü oluşturur.
Başka bir deyişle, kendi kendisini sürekli olarak yeniden yaratmak durumunda olan insan, bir varoluş olarak, kendisini ilk anda terkedilmiş biri olarak bulur ve umutsuzluğa düşer. İnsan bu durumda geçmişine dönemez, şimdinin kendisi için boş bir imkan olduğu insan, geleceğe de güvenemez. İşte insan bundan dolayı, kendisini saçma bir dünya içinde hisseder. Doğmak, yaşamak, ölmek ve eylemek ona hep saçma gelir. İşte insan böyle bir anda başkalarını hisseder, ve kendisini bir merkez olmaktan çıkarır. Bu ise onun varoluşunu özsel olarak yaşamasını önleyip, onu başkalarıyla birlikte olmaya, toplum içinde yaşadığı gerçeğine götürür. Böyle olunca da insan başkalarının sorumluluğunu duymaya başlar. Bu nedenle, Sartre'ın gözünde özgürlük ancak sorumluluk yüklenmekle mümkün hale gelir. Tüm eylemlerinin sorumluluğunu üzerine alabilmiş olan insan özgür olup, sadece böyle biri gerçek varoluşa sahip olabilir. Bu nedenle tek mutlak değer özgürlük olsa bile, sorumluluğa bağlanan bu özgürlük, katı bir ahlakı gerektirir. Onun gözünde doğru eylem, sorumluluğu özgürce yüklenilmiş olan eylemdir. Bununla birlikte, genel geçer ve mutlak bir doğruluğun da olmadığı unutulmamalıdır. Her çağ kendi doğrusunu yaratırken, ahlaklılık da her çağda kendi doğrusunu kuran insanın özgür eyleminde ortaya çıkar.
SCHİLLER, Johann Friedrich Von: Almanya'da 19. Yüzyılın ilk yarısında ortaya çıkan Romantik felsefe akımının önemli düşünürü.
Özellikle sanat ve eğitim konusundaki görüşleriyle haklı bir ün kazanmış olan Schiller, 1795 yılında yayınlanan Über die asthetische Erziehung des Menschen (İnsanın Estetik Eğitimi Üzerine Mektuplar) adlı eseriyle Batı kültürünün bütün bir tarihini ortaya koyma yolunda bir denemeye kalkışmıştır. O, işte bu deneme çerçevesi içinde, modern insandaki bölünmüşlüğü ve yabancılaşmayı teşhis eden ilk düşünürlerden biri olma onurunu taşır.
Yaşamlarında formun tamlığıyla içeriğin bütünlüğünü, imgelemin ilk gençliğiyle aklın olgunluğunu birleştirdiklerini düşündüğü Yunanlı model alan Schiller'e göre, modern insan kendi içinde bölünmüş bir insan olup, insan doğasının birliği ilerleme fikriyle, kültürdeki ilerleme düşünüyle bozulmuştur. Modern insandaki bu bölünmüşlük ve yabancılaşmanın ilacının, Schiller sanat olduğunu düşünmüştür. Başka bir deyişle, o sanatı insanlık için ahenkli, organik bir birliğin yeniden ele geçirilmesinin aracı olarak görmüştür. Güzellik doğa halinden salt fiziki bir boyutu olan bireye bütünüyle karşıt ahlaklı bireyin ihtiyaçlarına uygun düşen bütünlüklü ahlaki evreye giden yoldur. Sanat ve güzellik, özgürlük yoludur.
O, insanda iki temel dürtünün bulunduğunu söyler. Bunlardan birincisi, her
zaman değişme için bastıran duyumsal dürtü, diğeri de birlik ve süreklilik
arayan formel dürtü. Bunlardan her ikisi de, Schiller'e göre, kendilerine
getirilecek olan sınırlamalara ihtiyaç duyarlar; böyle bir sınırlamanın amacı
ise, duyumsal dürtünün ahlak yasasına zarar vermemesi, formel dürtünün de
duyguları öldürmemesi ve dolayısıyla bütünlüklü insana ulaşilmasıdır.
Bu ikisi arasında kurulmak istenen uyum, Schiller'e göre, üçüncü bir dürtü
aracılığıyla sağlanabilir. Bu da, oyun dürtüsüdür. Söz konusu oyun dürtüsü,
filozofa göre, sanatta ortaya çikar. Zira, duyumsal dürtünün nesnesinin yaşam,
formel dürtünün nesnesinin form olduğu yerde, oyun dürtüsünün nesnesi veya
amacı yaşana, canlı formdur. Ona göre, duyumsal dürtüyle formel dürtü, yalnızca
sanat oyununda bir araya gelir ve insan güzeli temaşa ederken, ruh bir yandan
ahlak yasası diğer yandan da fiziki zorunluluk arasında mutlu bir ortam
yaratabilir. O, modern öznelligin tanımlayıcı özelligi olan çatisma ve
yabancılaşmanın sanat veya oyun yoluyla gerçekleşecek yaratıcı çözümü için umut
beslemiştir.
SENECA: Milattan önce 5 ve Milattan sonra 65 yılları arasında yaşamış ünlü Romalı düşünür.
Stoacı ahlak görüşüyle tanınan Seneca, ahlakının temeline doğaya uygun yaşama ilkesiyle, bir bilge idealini yerleştirmiştir. Zamanın toplumunu bir vahşi hayvanlar topluluğu olarak gören Seneca, bilge kişisini, kendi kendine yeten, hazza olduğu kadar eleme karşı da duygusuz, korku bilmez, evrenin gerçek efendisi, erdemi özgür iradesinin sonucu olan ve ölümden korkmayan kişi olarak tanımlamıştır.
Başka bir deyişle, her ne kadar Stoacı maddeciliği benimsemiş olsa da, Tanrı'nın aşkın olduğunu öne süren Seneca, pratik felsefeyi öne çıkarmış ve gerçek erdemle değerin, dışarıda değil de, insanın içinde olduğunu belirtmiştir. Harici iyiler ve zenginlikler, insana mutluluk sağlamazlar.
THALES: Batı Felsefesinin ilk filozofu.
M.Ö. 6. Yüzyılın ilk yarısında yaşamış olan Thales'te, felsefe bakımından
önem taşıyan husus, onun 'Neyin var olduğu', 'Neyin gerçek olduğu' ya da 'Neyin
gerçekten var olduğu' sorusu üzerinde düşünmüş olmasından kaynaklanır. O doğada
var olan şeylerin tüketici bir listesini yapmayı amaçlamamış, fakat şeylerin
varlığa gelmeleri ve daha sonra da yok olup gitmeleri olgusundan etkilenmiştir.
'Neyin var olduğu' sorusunu yanıtlamanın en önemli yolu, onun gözünde birlik
ile çokluk ya da görünüş ile gerçeklik arasındaki ilişkiyi doyurucu bir biçimde
ifade edebilmekten geçmiştir. O, buna göre, gözle görünen bireysel varlıkların
ve değişmelerin oluşturduğu kaosun, çokluğun gerisinde akılla anlaşilabilir,
kalıcı ve sürekli bir gerçekliğin var olduğuna inanmıştır. Thales, çokluğun
kendisinden türediği, çoklugun gerisindeki bu birliğin 'su' olduğunu öne
sürmüştür.
Kendisinden önceki felsefenin bir anlamda tarihini yazmış olan Yunan filozofu
Aristoteles, Thales'i bu sonuca, herşeyin sıvı bir varlıktan beslendiği,
sıcağın da sudan türeyip, suyla beslendiği, herşeyin tohumunun nemli bir yapıda
olduğu gözleminin götürdüğünü belirtir. Yine, Thales'in Akdeniz'i aşarak, Mısır'a yapmış
olduğu seyahatler, suyun insan yaşamı üzerindeki önemi ve değerini ona
göstermiş olabilir. Thales'i arkhenin su olduğu sonucuna götüren nedenler ne
olursa olsun, onu felsefe tarihinde ilk filozof olarak önemli kılan şey, verdiği yanıttan çok, sorduğu sorudur.
Buna göre, o varlığın ya da dünyanın nihai ve en yüksek doğasının ne olduğu
sorusunu sormuş olduğu için önemlidir.
KIBRISLI ZENON: M.Ö. 335-263 yılları arasında yaşamış olan, Stoa Okulunun kurucusu, Yunanlı filozof.
Akademi'de Krates'in nezaretinde felsefeyle meşgul olan Zenon, Stoalılar tarafından benimsenen temel ilkeleri belirlemiştir. Ona göre, gerçek olan herşey maddidir. Fakat evren, pasif bir maddeden oluşmamıştır. Değişen bir yapısı olan düzenli bütün olan evrendeki pasif maddeden başka, doğadaki düzenleyici, aktif ögeyi temsil eden bir güç daha vardır. Bu aktif güç, maddeden farklı değildir, ancak maddenin değişik bir görünümüdür. O, hava akıntısı ya da nefes gibi, sürekli olarak hareket eden ince bir şeydir. Zenon bu gücün ateş olduğunu söyler; ona göre, bu ateş var olan herşeye yayılır.
Bu maddi ateşin en temel özelligi akıldır. Bu ateş, evrendeki en yüksek varlık türüdür. Zenon'a göre, Tanrı herşeydir. Yani, Tanrı bireyleri birbirleriyle birleştiren ateş ya da sıcak nefestir. O, doğanın içindeki akıl ya da rasyonel güçtür. Tanrı'nın ateş ya da rasyonel bir güç olduğunu söylemek, doğaya aklın ve akıl ilkesinin egemen olduğunu söylemekten başka bir şey değildir. Madde, kendisinde bulunan bu akıl ilkesine göre davranır. Maddenin bu ilkeye göre olan sürekli eylemi, Zenon'a göre, bizim doğa yasası dediğimiz şeyi meydana getirir. Zenon, bilgi anlayışında, sözcüklerin düşünceleri ifade ettiğini, düşüncelerin ise, bir nesnenin zihin üzerindeki etkisi sonucu ortaya çiktigini söyler. Zihin, doğuştan boş bir levhadır ve düşünce dağarcığını dış dünyadaki nesnelerden etki aldıkça doldurur. Bu nesneler, duyuların oluşturduğu kanallardan geçerek, zihinde izlenimler meydana getirirler. Aynı nesnelerle tekrarlanan çok sayıda ilişki, izlenimleri çogaltir, belleğimizi geliştirir. Bu, bize önümüzde duran nesnenin ötesine geçerek, genel kavramlara ulaşma olanağı sağlar. Zenon'a göre, bir şeyin doğru ya da iyi olduğu şeklindeki bir yargı izlenimlerimizin bir ürünüdür.
Zenon, insan ve ahlak anlayışında, dünyanın bir parçası olan insanın da aynı şekilde maddi bir varlık olduğunu ve tanrısal ateşten pay aldığını söyler. İnsandaki bu ateş, onun tüm vücuduna nüfuz eder ve insana hareket etme ve dış dünyadan duyumlar alma olanağı verir. Yani, Zenon'a göre, insandaki bu ateş, onun ruhunu meydana getirir. O, insan ruhunun en iyi ifadesini akılda ve akıllılıkta bulduğunu savunur. İnsan için akıllılık ise, onun kendisinin de bir parçası olduğu yetkin doğa düzenini anlayıp bilmesi anlamına gelir. Zenon'un ahlakı, işte bu doğa ve insan anlayışına uygun olarak, bir yandan akla ve bilgiye, bir yandan da doğal düzene boyun eğmeye dayanır.
M.Ö. 469-399 yılları arasında yaşamış olan ünlü Yunanlı düşünür. Platon'un hocası olan Sokrates,
yazılı hiçbir şey bırakmamış, tüm zamanını özellikle gençlerle felsefe
tartışarak geçirmiştir. Görüşleri, tartışmaları yeni iktidarın temsilcileri
tarafından beğenilmeyen Sokrates, 'yerleşik
din olan mitolojiyi inkar edip tek Tanrı’yı savunduğu için, yeni din icat
ettiği, görüş ve tartışmalarıyla, gençleri baştan çıkardığı' gerekçesiyle ölüme mahkum edilmiştir.
Sokrates'in felsefedeki ve felsefe tarihindeki önemi, onun bilinçli ve ahlaki
kişiliğin bulunduğu yer olarak ruh kavramını
bulmuş olmasından kaynaklanır; felsefenin
merkezine insanı geçiren, insanın kendisiyle, evrenle ve toplumla olan
ilişkisinin ne olduğunu ve ne olması gerektiğini araştıran, insan yaşamının
kişisel, toplumsal ve ahlaki boyutunu ön plana çıkaran Sokrates, insanlara
özsel bileşenlerinin ruh olduğunu, onların ruhlarına özen göstermeleri
gerektiğini anlatmaya çalışmış, bu düşüncesini ifade etmek, onu eylemleriyle
somutlaştırmak için de, yaz kış çıplak ayakla ve ince bir entariyle
dolaşmıştır.
Fiziği itibariyle çirkin biri olan Sokrates, insanların yüzlerini ve fiziki
yapılarını değiştiremeyeceklerini, fakat ruhlarını ve karakterlerini değiştirip
geliştirebileceklerini belirtmiştir. Buna göre, Sokrates, felsefesinde
herşeyden önce, insanın doğası, ihtiyaçları, amaçları ve değerleri üzerinde
durmuş, neyin onu tamamlayacağını araştırmıştır.
O, aynı çerçeve içinde, dilin doğasıyla
ilgilenmiş ve düşünme, anlam, mantık ve tanım konusunu ele almıştır. Yaşadığı
dönemde yoğun bir kavram kargaşasının hüküm sürdüğünü, bunun ahlak alanını da
kapsadığını düşünen Sokrates, bilgeliğin, adaletin, cesaretin, v.b. anlamının
ne olduğu bilinmedikçe, bilgece, adil ya da cesurca eylemekten söz
edilemeyeceğini iddia etmiştir. Çünkü aynı sözcükleri ya da kavramları kullanan
insanlar, bu sözcük ya da kavramlarla farklı şeyleri kastediyorlarsa eğer,
Sokrates'e göre, bu, insanların anlaştıklarını sanarak anlaşmadan konuştukları
anlamına gelir ve sonuç, kargaşadan başka hiçbir şey olmaz. Kargaşa, Sokrates'e
göre, hem entelektüel ve hem de ahlaki yönden olur. Ona göre, entelektüel
olarak sözcük ve kavramları, sizin kullandığınız anlamdan farklı bir anlamda
kullanan biriyle tartışarak, bir kavga dışında, hiçbir yere varamazsanız ve
ahlaki olarak da, söz konusu sözcükler ahlaki fikirlere karşılık geldiği zaman,
sonuç bir anarşiden başka bir şey olmaz. Sokrates işte bu kargaşayı sona
erdirmek, insanlara ahlaki gelişmelerinde yol göstermek için, bir tartışma ve
öğretim yöntemiyle, bir tanım yöntemi geliştirmiş ve tartışmalarıyla, evrensel
değerlerin özünü ve gerçek anlamını ortaya koymaya
çalışmıştır.